Romantik İlişkilerde İdealizasyon ve Değersizleştirme Döngüsü
İlişkilerin ilk dönemlerinde yaşanan o büyülü his, birçok kişi için tarifsizdir. Kalp hızlanır, zihin durmadan düşünür, dünya birden renklere bürünür. “Nihayet doğru kişiyi buldum” duygusu öylesine güçlüdür ki, karşımızdakinin insani kusurları bir süreliğine görünmez olur. Karşımızdaki kişiyi tanımaktan çok, onu “olmasını istediğimiz gibi” görme eğiliminde olabiliriz. Bu büyülenme hali, bir yanıyla ruhun ve zihnin birlikte yarattığı bir savunma biçimi olarak düşünülebilir ;idealizasyon.
Partner, aslında geçmişten taşıdığımız bir içsel nesnenin belki bir ebeveynin, bir öğretmenin ya da bir çocukluk hayalinin dış dünyadaki yansıması gibi görülebilir.
İdealizasyon ve ardından gelen değersizleştirme döngüsü, ilişkilerde sık karşılaşılan, ama çoğu zaman adı konmayan bir deneyim olabilir. Özellikle duygusal kırılganlıkla, bağlanma zorluklarıyla ya da erken dönem deneyimlerle şekillenmiş kişilerde bu döngü daha belirgin hissedilebilir. Yazının amacı, bu süreci yargılamadan anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmak. Belki biraz kendimize bakmak. Belki sadece bazı hislerin ismini koymak.
İdealizasyon- Kusursuz Aşk
İlişkilerin başında partneri adeta “eksiksiz” görmeye yatkın oluruz. Bu tutum, erken çocuklukta ebeveyn figürleriyle kurulan ilk ideal ilişkilerin yeniden sahneye koyulması olarak değerlendirilebilir. Kimi zaman benlik sınırlarımızın geçici olarak çözüldüğü, “sen bensin” duygusuyla örülü , bir bütün olarak algılama ve birleşme fantezileri devreye girebilir. Bu, narsisistik tatminin en yoğun hissedildiği anlar arasında yer alabilir.
Bu süreç, kısa vadede güçlü bir bağ hissi yaratabilir. Ancak uzun vadede, bu kusursuzluk hali kırılmaya çok yatkındır. Çünkü hiç kimse, ideal bir fantezinin içinde sonsuza kadar yaşayamaz. İnsan kusurludur ve kusurlarla karşılaşmak kaçınılmazdır.
Bir çocuk için bakım veren kişi (çoğunlukla anne ya da baba), ilk nesne ilişkisidir. Bu figür, hem fiziksel hem duygusal varoluşun temeli olarak algılanabilir. O yüzden çocuğun zihninde bu kişi kusursuz, her şeyi bilen ve karşılıksız seven bir varlık gibi kodlanabilir.Yetişkinlikte bu erken nesne temsilcileri, yeni ilişkilerde yeniden devreye girebilir ve partner, zihnimizde o eski ideal figürle iç içe geçebilir. Bir nevi “eksiksiz sevgi”yi yeniden kurma arzusu şeklinde görünebilir.
İdealizasyon dönemi ve bu durumun getirdiği narsistik tatminle “Ben bu kadar özel birini sevebiliyorsam, demek ki ben de özelim” duygusu, benliği geçici bir yücelik hissiyle doldurabilir. Fakat bu büyü, partnerin sıradanlığıyla temas edildiğinde sarsılır. Bu sarsılma ise çoğu zaman, bir sonraki evreye değersizleştirmeye zemin hazırlar.
Değersizleştirme- Madalyonun Diğer Yüzü
Ancak ideal görüntüde ilk çatlaklar oluştuğunda yani zamanla, partnerin “insan” olduğunu fark ettiğimizde yani eksikleriyle, tepkileriyle, çelişkileriyle karşılaştığımızda ,o büyü biraz dağılır ve hayal kırıklığı hızla devreye girer. “O da herkes gibiymiş” cümlesiyle özetlenebilecek bu kırılma, kişinin hissetmiş olduğu yoğun duygulara karşı savunmacı bir değersizleştirme olarak yorumlanabilir. Kişi, kendi kırılganlığıyla temas etmek yerine, nesneyi yani partnerini suçlama eğilimine girebilir. Böylece aslında, kendini korumaya çalışır.
Karşısındakini küçümsemek, kusurlarını büyütmek ya da ilgisiz davranmak, aslında kişinin kendi içsel hayal kırıklığını bastırma çabası olarak düşünülebilir. “Onu yanlış tanımışım” diyebilmek, bazen “Kendimi yanlış anlamışım” demekten daha kolay gelir
Kusurlu bir sevgiliyle karşılaşmak, yalnızca onu değil, kendi kusurluluğumuzu da yüzeye çıkarır. Bu yüzden kişi, karşısındakini yargılayarak aslında kendi içindeki eksiklik hissini uzaklaştırmaya çalışır.
Bazı ilişkilerde bu döngü tekrar tekrar yaşanabilir.
İdealize etmek – hayal kırıklığı yaşamak – değersizleştirmek – uzaklaşmak…
Ve sonra başka bir ilişkide aynı döngüyü belki de tekrar yaşamak ..
Döngü: İdealize Et – Hayal Kırıklığı Yaşa – Değersizleştir – Uzaklaş
Bazı kişilerde bu dinamik bir döngü haline dönüşebilir. İlişkilerde sürekli bir tatminsizlik, “kimse yetmiyor” ya da “bir türlü tam sevememek” hissiyle kendini gösterebilir. Partner artık sevilen değil, fantezinin taşıyıcısı haline gelmiştir. Bu döngü, gerçek bağ kurmanın önünde bir engel oluşturabilir. Zamanla kişi, sevgi yerine beklentileriyle, imgelemeyle ilişki yaşar hale gelebilir.
Bunun altında, kişinin kendi kusurlarıyla yüzleşmekte zorlanması, “mükemmel” olmak zorunda hisseden bir yapının yansıması ya da erken dönem nesne ilişkilerinde yaşanan hayal kırıklıklarının tekrar etmesi olabilir.
Bir ilişkiyi, karşımızdaki insanı değil zihnimizdeki fanteziyi yaşatarak sürdürmeye çalıştığımızda ilişkide gerçek temas yerine ideal temsillerle baş başa kalırız.
Bu döngü içinde kişi, bazen partnerini değil, kendi içsel imgelerini sevmeye çalışıyor olabilir. Yani orada gerçek bir bağ kurmak yerine, bir tür yansıma ilişkisi oluşmuş olabilir. Partnerin kendi arzularına, ideallerine ya da eksikliklerine uygun davranmasını beklemek, doğal olarak uzun vadede bir çatışma yaratabilir. İlişki bir süre sonra sevgi, kabul, birlikte büyüme gibi duygulardan uzaklaşıp, bir projeksiyonun doğrulanma savaşına dönüşebilir. Bu da hem ilişkiyi hem de kişinin benlik bütünlüğünü zorlayabilir.
Bu Döngünün Altında Ne Yatabilir?
Bu tekrar eden örüntünün ardında bağlanma stillerinden erken nesne ilişkilerine, terk edilme korkusuna kadar uzanan birçok unsur rol oynayabilir. Terapi odasında bu döngünün izleri sıkça karşımıza çıkar. İlişkilerde olgunlaşmak, bir noktada bu ideali bırakabilme cesaretini gerektirir.
Kimi zaman, bireyin geçmişte yaşadığı duygusal ihmal ya da aşırı idealleştirilen bir ebeveyn ilişkisi, bugünkü romantik ilişkilerde “ideal bir figür” arayışına dönüşebilmektedir. Bu figür, kusurlarıyla var olduğunda ise sistem sarsılabilir.
Gerçek sevgi, karşısındakini değiştirmeye ya da kurtarmaya çalışmadan onun eksikliğiyle, kendi eksikliğimizle birlikte kalabilme kapasitesinden doğar.
Terapide, bu döngüyü fark etmek ve üzerinde çalışmak, kişinin gerçek ilişki kurma kapasitesini geliştirmesineyardımcı olabilir.
Sonuç
İlişkilerde yaşanan idealizasyon ve değersizleştirme döngüsü, kişinin yalnızca partneriyle değil, kendi ile kurduğu ilişkinin de bir yansıması olabilir. Kendi kırılganlıklarımızı görmek, onları kabul etmek ve başkasınınkine de alan açmak. Bu, kolay olmasa da bağın derinleşmesini sağlar.
İdeali bırakmak, ilk başta bir kayıp gibi hissedilebilir. Ancak çoğu zaman, işte o anda ilişki ilk kez gerçeklik kazanır. Çünkü gerçek yakınlık, iki kusurlu insanın birbirini değiştirmeye değil, anlamaya çalıştığı yerde filizlenebilir.
Belki de aşk veya sevgi ,mükemmel olanı bulmak değil eksikler içinde bütün kalabilmenin yolunu öğrenmektir.
Ve belki de birini sevmek artık onu hayal etmemektir.
Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle,
Klinik Psikolog Alara Özberk





Yorumlar